‘En azından artık 10 yılda bir darbe olmuyor’

enn
Yeni dizisi ‘Cinayet’ vesilesiyle buluştuğumuz Ahmet Mümtaz Taylan’la sohbete kısa bir 2013 değerlendirmesiyle başladık; gündelik hayatından Diyarbakır’da yaşadığı günlere uzandık.

Haber: İPEK İZCİ - / Arşivi

“Tatsız…” deyip sigarasından bir nefes alıyor. “Birçok şey yaşandı; altı çocuğumuzu kaybettik” diyerek devam ediyor: “Olumlu şeyler olmadı mı, oldu muhakkak ama hem olumlu hem olumsuz iki büyük şey yaşadık: Biri Gezi, biri de yolsuzluk iddiaları. Bunlardan bağımsız olarak, ‘Benim 2013’üm nasıl geçti?’ sorusuna yanıt vermek zor. Toplumsal çalkantının içinde ortalama bir yurttaş ne yaşadıysa, aynısını ben de yaşadım çünkü. ‘2013’ü özleyecek misin?’ diye sorarsan yanıtım net ama… Özlemeyeceğim!”

Salı günleri Kanal D’de ekrana gelecek yeni dizisi ‘Cinayet’ vesilesiyle buluştuğumuz Ahmet Mümtaz Taylan’la sohbete, kısa bir yılsonu değerlendirmesiyle başlıyoruz… Bitirdiğimiz yılları zihninde kadın yılı-erkek yılı diye ayırıyor Taylan. Hem de iktisadı bitirip konservatuvara başladığı, politikayla arasına mesafe koymadığı ta 1985 yılından beri… “İmkânlarımız dar, zar zor okuyoruz, küçük yaşta evden ayrılmışız… Çalışarak okuyordum, iki üniversiteyi de öyle götürdüm hatta. O sertliğin içine birdenbire sanat eğitimi girince daha yumuşak bir ortama düştüm. Hal böyle olunca ifrat ve tefrit arasında gider gelir oldum, o meseleleri çok düşünmeye başladım. Yazın maden işinde çalışıp, kışın aktörlük eğitimi almak tuhaf bir durumdu, kabul edersin ki. O uç noktalarda seyreden sosyal hayatıma ‘erkek yıl’ adını verdim ve böyle bir alışkanlığım başladı.”

Erkek yılı, tarif etmek gerekirse, incelikten, güzellikten ve birlikte yaşama kültüründen nasibini alamamış yıl demek. Yılın cinsiyeti, bütün bir yıl boyunca yaşanan olaylar değerlendirilip belirleniyor. Kişisel bir olayın tek başına kaleye yürüdüğü de olmuyor değil. Taylan’ın kızı Ayşe’yi kucağına aldığı 1999 yılı misal, bir kadın yılı.

‘Anlama açlığı var’

Kızından bahsetmişken, Ahmet Mümtaz Taylan’ın Türkiye ’de sözleşmesinde “Cumartesi günü çalışmaz” yazan belki de tek oyuncu olabileceğini belirtelim. “Bir kızım var, başka bir şeyim yok. Onu da cumartesileri görüyorum sadece. O gün bütün gün sadece ona ait” diyor. Setinin olmadığı bir günde ise vaktinin önemli bir kısmını okuyarak geçiriyor. Roman da okuyor, hikâye de şiir de… Başvuru kitaplarıyla asla vedalaşamıyor. “Bilgiyle yaşama diye bir şey var ya, bendeki o işte. Sadece akademik bir tutum değil bu, bir anlama açlığı var. Soru şu: ‘Neden buradayız?’ Bunun görünenden başka bir manası olması lazım bence” diyor ancak sorunun yanıtına yaklaşmamış… Çünkü bir anahtar, bir cevap aramadığını, sadece olup biteni kavramaya çalıştığını anlatıyor. Ona göre bunun için ilk destek de okumak… “Hani bir süre sonra yaptığın şey olursun ya… İşte ben okuma-yazma, öğrenme, kavrama, seyretme, mukayese etme, muhakeme etme ve anlamaya çalışma üstünden oyunculuk yapıyorum zaten.”

“Herkes kendi kütüphanesinde yaşar. Benim de kendime göre biriktirdiğim bir hayat var. O hayat bir tür kütüphane. Ben onun içinde yaşıyorum” diyen Taylan, NATO’nun baş ressamı anneyle, hukukçu ve madenci bir babanın çocuğu olarak, aile hayatı sorulunca ise şöyle bir tarif veriyor: “Annem ve babam ben çok küçükken, bir yaşındayken ayrılmış. Onlarla birlikte bir aile hayatı geçirmedim ama iki ayrı hayatı bir arada gidip gelerek yaşadım. Annem ve babam hikâyesi olan insanlardı ama ben onlarla fazla zaman geçiremedim.” Peki konservatuvar mezunu olan Taylan’ı tiyatroya onlar mı yönlendirdi? “Hayır, çünkü tiyatroya yönlenmem diye bir şey yok. Ben sinema yönetmeni olmak istiyordum ama o zaman sinema okulları yoktu. Oyunculuk yakın, oradan oraya sıçrarım diye düşündüm. Küçük yaşta oyuncu olmaya karar verenlerden değilim yani.”

Nuri Bilge Ceylan, İnan Temelkuran, Ümit Ünal, Yılmaz Erdoğan, Uğur Yücel, Derviş Zaim ve Taylan Biraderler gibi önemli isimlerle çalıştı Taylan. Son birkaç yıldır ise ‘Leyla ile Mecnun’un yaratıcısı Onur Ünlü’yle devam ediyor yola. ‘Leyla ile Mecnun’dan sonra “Hakikatle şiirsel bir bağı olan, gerçekle dalgasını geçen bir kafası var” dediği Ünlü’nün ‘Sen Aydınlatırsın Geceyi’ filminde de rol aldı, yeni dizisi ‘Ben de Özledim’de de. Dizide kendi ismiyle var ancak “Kendini oynuyor” ifadesini doğru bulmuyor: “Ahmet Mümtaz Taylan olarak çizilmiş bir karakter demek daha doğru. Yani ‘Ben de Özledim’deki Ahmet Mümtaz Taylan karakteri, gerçek hayattaki Ahmet Mümtaz Taylan’dan derin izler taşıyor ama tabii ki o ben değilim. Dizi için uydurduğum bir Ahmet Mümtaz Taylan o.”

Dizide oynuyor, sinemada oynuyor ancak tiyatroda 2000’den beri sadece rejide, sahneye çıkmıyor. Bunun sebebi uzun yıllar oyunculuk da yaptığı tiyatroda kendini yönetmen olarak daha iyi ifade ettiğini düşünmesi. İmkân olsa aynı şeyi sinemada da yapacak, zamanını bekliyor. Ancak tiyatro konusunu hemen kapatmıyoruz. 1989-1993 yılları arasında Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’ndaki günlerini anlatıyor. Diyarbakır’a tayin olduğunda, bildiği her şeyin yanlış olduğunu öğrenmiş, en başta: “Varlığı inkâr edilmiş, büyük bir halk. Baskı, zulüm, işkence gibi bir devletin vatandaşa gösterebileceği bütün davranış bozukluklarının cirit attığı bir coğrafya. O yıllarda gördüğüm, kavradığım şeyler bugün de aynı, ne yazık ki.”

Bütün bunları aşırı derecede sakin bir üslupla anlatıyor Ahmet Mümtaz Taylan. Hatta dünyanın en sakin görünümlü insanı olabilir. Ancak görüntüsünün aksine çok tezcanlı ve telaşlıymış, öyle diyor. Epey heves ederek aldığı ve bozuk çıkan kahve makinesini bir türlü tamir ettiremediğini anlatırken bile, bakkaldan ekmek aldığını anlatıyor gibi… İçindeki büyük patlamaları bastırmayı öğrenmiş ancak kabalık ve duyarsızlık ve bir de işini iyi yapmayıp iyi yapıyormuş gibi görünmek sözkonusu olduğunda iş değişiyor.

Mâlumunuz, bir süredir Hürriyet’te haftalık yazılar yazıyor Taylan. İktisat yıllarında ‘içine’ yazdıklarını şimdi herkesle paylaşıyor. Ancak kendine yazar değil, yazan diyor. Periyodik olarak yazmanın hayatına ayrı bir disiplin kattığını düşünüyor. Memnuniyet duyduğu bir diğer konu ise bu salı yayımlanmaya başlayacak yeni dizisi ‘Cinayet’. Amerikan dizisi ‘The Killing’den uyarlanacak dizide, Tahir Borova adında Arnavut göçmeni bir aile babasını oynuyor. Bir emniyet kanadı, bir siyaset kanadı, bir de günlük hayatın içinden iç içe geçmiş üç farklı hikâyenin yer aldığı dizideki rolü için, “Meydan okuyabileceğim bir rol. Özgün ve yenilikçi roller beni motive ediyor” diyor. Dizinin senaryosunu ‘Behzat Ç.’nin senaristi Ercan Mehmet Erdem’in, yönetmenliğini ise Serdar Akar’ın yapıyor olmasının kendisine güven verdiğini anlatan Taylan’la sohbetimiz, “Toplumsal muhalefetin Meclis’teki muhalefetten ne kadar güçlü olduğunun kanıtıydı” dediği Gezi’yle sonlanıyor: “12 Eylül’de birçok arkadaşımı kaybettim, genç yaşta. Bu ülkenin çok çalkantılı zamanlarına şahit oldum. Gezi, bu çağın faciasıdır ancak bir önceki kuşak için çok büyük bir facia değil. Bunu pek yüksek sesle söylemiyoruz çünkü altı çocuğumuz öldü ve bir kişinin bile ayağına taş değdiği yerde kıyas yapılmaz. Ama Gezi nedir dersen: İcraatından ve karizmasından çok emin bir hükümetin karizmasının çizilmesidir. Sadece sandıkla demokrasi olamayacağının işaretidir. Bunlar bizim için kazanç ama keşke çocuklarımız ölmeseydi…”

‘Kızım da sıkıntılı bir yurttaş olacak’

“90 küsur yıllık Cumhuriyet tarihi bir ülkenin ancak emekleme, çocukluk sürecidir. Benim çocuğum çok zor bir zamanda dünyaya geldi ama benimki kadar zor olmayacak çünkü en azından artık 10 yılda bir darbe olmuyor. Devletin ceberut anlayışı değişmese de daha hızlı, daha yoğun haberleşilen bir dünyada yaşıyoruz. Bu da sivil yurttaşın, 80’lere nazaran, meselesini, derdini haykırmak için daha fazla fırsatının olduğu bir dünya demek. Evet, benim kızım da sıkıntılı bir yurttaş olacak. Bu durumu kendini anlatabilen, savunabilen bir yurttaş olarak yaşamasını sağlamaya çalışıyoruz, annesiyle. Onun için iyi bir eğitim almasına uğraşıyoruz.”

Kendisinde olmasını istediği süper güçler

Bittabii ‘Leyla ile Mecnun’u çok özlüyor. ‘Sen Aydınlatırsın Geceyi’ de şimdiye kadar rol aldığı filmler içinde ayrı bir yere koyduklarındanmış, öyle anlatıyor. Süper güçleri işe yaramayan kahramanları izlediğimiz filmden yola çıkarak, kendisinde olmasını istediği süper güçleri sıralıyor: “Uçabilmeyi
isterdim. Süper bir güç müdür bu, bilmiyorum ama ikinci gücüm bütün enstrümanları
çalabilmek olsun. Üçüncü sıraya da etki alanı en geniş 5-6 yabancı dili koyalım.”

İlgili Haberler

Top